OMAR AL-DERAWİ
3 Ocak 2025Omar Al-Derawi, Gazze’deki soykırımı dünyaya göstermeye çalışan genç bir gazeteciydi. Kamerasıyla yakaladığı her kare, bir halkın acısını, umudunu ve hayatta kalma mücadelesini anlatıyordu. Genç yaşına rağmen yeteneği o kadar etkileyiciydi ki, 2023 yılında 45 Gazze’li fotoğrafçıyla birlikte Lucie Etki Ödülü’ne layık görülmüştü. Uluslararası ödüllü bir fotoğrafçı olarak, Gazze’deki yaşamın ve soykırımın en çarpıcı anlarını ölümsüzleştiriyordu. Instagram’daki paylaşımları ana akım medyanın filtreleri olmadan on binlerce insana ulaşarak, gerçeğin görünmesini sağladı. Yüz binlerce takipçisi olan Instagram hesabı, Gazze’deki soykırımın yansıtan bir hakikat mecrasıydı. Ancak bu hakikat, birilerini rahatsız ediyordu. Kardeşinin anlattığına göre; Omar ve annesi, bilinmeyen İsrail numaralarından sürekli tehdit telefonları alıyordu: “Çekim yapmayı bırak, yoksa sonuçlarına katlanırsın.”. Tehditler, kısa sürede kanlı bir gerçeğe dönüştü. Önce 2 Ocak 2025’te, Omar’ın erkek kardeşlerinden biri İsrail bombardımanında can verdi. Omar Al-Derawi, erkek kardeşinin cenazesinde en ön safta namaz kılarken görüntülenmişti. Yalnızca bir gün sonra, 3 Ocak’ın ilk saatlerinde, ailenin Al- Zawaida’daki evi İsrail hava saldırısıyla yerle bir oldu. O enkazın altından Omar’ın, anne ve babasının, iki erkek kardeşinin ve bir kuzeninin cansız bedenleri çıkarıldı. Omar’ın cenazesi, bir gazetecinin öldürülmesinden çok daha fazlasını ifade ediyordu. İki gün içinde aynı aileden yedi kişi, sistematik bir vahşetle yok edilmişti. Bu, bir gazeteciyi susturmanın çok ötesinde, bir soyu kurutma, bir hafızayı silme eylemiydi. Kefeninin üzerine serilen basın yeleği, onun ne için öldürüldüğünün acı bir sembolüydü. Hayatta kalan kardeşi Tahseen’in ifadesine göre, Omar’ın hiçbir siyasi faaliyeti veya bağlantısı yoktu, tamamen tarafsız bir foto muhabiriydi. Bu tarafsızlık, onun çalışmalarını daha da güçlü kılıyordu, çünkü anlattığı hikâyeler herhangi bir siyasi gündemin filtresinden geçmemiş, saf ve insani gerçeklerdi. Ulusal Gazeteciler Birliği (NUJ) gibi meslek örgütleri, “cesur bir tanığın” kaybından duydukları acıyı dile getirirken, aslında tüm dünya, bir ailenin nasıl adım adım ölüme götürüldüğüne tanıklık etmenin utancını yaşıyordu.